3 Kasım 2012 Cumartesi

Alt yapısı olmayan lüks villalar gibiyiz


Önceden saygı vardı, annelerimiz sokak ortasında bir şeyler atıştırmamızı istemezdi ya da bakkaldan gelirken görünmez torbalar içinde getirilirdi yiyecekler, görüpte canı çeken olur diye. Şimdilerde özellikle göstererek yemek moda oldu. Hadi onu geçtim, alışveriş ihtiyaçtan değil artık istekten de değil, arsızlaşmış bir egonun ürünü olup çıktı. Her gün çarşı pazar gezmek gezerken gördüğünü almak belki bir gün belki de hiç giymemek adetten oldu. Ha bunu yapanların çok parası olduğundan da değil, sorsan kendini mutlu etmek için. Artık mutluluk bile anlamını yitirdi, insanlar mutluluğun ne olduğunu bilemez haldeler. Alışveriş yaparak mutlu olduğunu sanıyorlar sadece. Yaş ortalaması 30-40 ve üzerinde olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlarlar, eskiden yeni bir şey alındığında, bu çok küçük bir şey bile olsa, yaşadığın sevinci şimdi poşetler dolusu yeni şeyler aldığında hissediyor musun? Ben hissetmiyorum açıkçası, önceden yeni şeyin hayaliyle uyur sabah ilk uyandığımızda aklımıza ilk o gelir, içimizde tarifsiz sevinç duyardık. Şimdi ise daha eve gelmeden sönüyor o heves ve hatta zaten hiç olmuyor.
Yine sanal aleme laf atmadan edemeyeceğim, ne yapayım gördükçe dayanamıyorum. Hadi ihtiyaç dışı alışverişle sahip olunmaya çalışılan mutluluğu geçtim, sosyal paylaşım siteleri üzerinden alacağı ya da aldığı şeyin reklamına ne demeli. Ben pes diyorum artık pess... İnsanlar kendini değersiz hissettikçe değerli bulduğu nesneler üzerinden değer kazanmaya çalışıyor anlaşılan.. Hadi bunu da geçtim, daha kötüsü buna itibar eden kişi sayısının fazlalığı dudaklarımı uçuklatıyor.
İnsanoğlu, doğar, yaşar ve ölür. Bu vazgeçilmez bir denklemdir, ha bazısı daha az bazısı daha çok, bazısı bedensel engelli, bazısı oldukça sağlıklı, bazısı görünüşte sağlıklıyken karamsarlığın keşmekeşinde boğularak, kimisi de bedensel özürlüyken bile mutlu, bazısı maddesel kalabalığın içinde yapayalnız, bazısı da yalnızlığın içinde kendiyle dolu dolu yaşar. Yani sonuçta bir yaşam söz konusu. Hani bir şarkı sözü var ya “kimler geldi kimler geçti” diye, şimdi bu aklıma geldi gerçekten de bu yeryüzü aleminde kimler geldi yaşadı ve öldü. Neden biz çok azını biliyoruz, neden çok azı yüzyıllar boyu kendinden söz ettirmişken sayısını ifade dahi edemeyeceğim çokluktaki kişinin adı bile anılmaz? İnsanoğlu yaşamını sabah gözlerini açmak, günü bir şekilde doldurmak ki günümüzde bu doldurulan günün büyük kısmı sanalda olmak üzere, alışverişte, dedikoduda, karamsarlıkta, beğenmemekte, mutluluğu bekleyerek oluyor. Akşam yatma vakti hadi bakalım yat, ertesi gün yine benzer şeyler ve böylelikle ömür bitiyor. Hadiii öldün, e peki sen bu dünya için, çevrendeki bir tek kişi için ne yaptın? En başta kendin için ne yaptın?  
Arkadaşlıklar, dostluklar, komşuluk ilişkileri ve hatta hatta evlilik kurumu hissi olmaktan çoktan çıktı. Herşey hesaplar üzerine kurulu. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla kurulan dostluklar(!), külüne muhtaç olmak zihniyetinden tamamen uzak sadece işime yarar mantığıyla işleyen komşuluk ilişkileri, maddi yeterliliğe dayandırılan büyük aşk evlilikleri(!), hepsi gözlerimi yaşartıyor...
Çocukluğumda hatırlıyorum da, konu komşudan biri öldüğünde tutulan yasa herkes saygı duyardı. En azından böyle bir gelenek vardı, şimdilerde aynı mahalleden bir evden cenaze çıkarken diğer evden davullu zurnalı gelin çıkıyor.
Özgüvenimizi artıracağız derken yozlaştık, bencilleştik. Modernleşeceğiz derken benliğimizi yitirdik.  Alt yapısı olmayan lüks villalar gibiyiz mamafih. Dışı süslü, içinde suyu, kanalizasyonu, elektriği ve telefonu  olmayan, taş yığını. 

Hiç yorum yok: